Dünyayı gezmek için artık pasaporta gerek yok.
Nasıl mı?
Parmaklarımız yeterli…
Ekranlarımızdan akıp giden bir dünya gözlerimizin önünde…
Geçtiğimiz yaz ofisten arkadaşların toplaşıp Mısır’a gitmişti hani,
Giderken sen arkalarından bakakalmış, buruk buruk el sallamıştın!
Ne gam! Onlar uçağa sen sosyal medyaya…
Oturduğun yerden, üstelik evinin konforunda,
Sadece parmaklarının marifeti ile arkadaşların ile neredeyse eş zamanlı gezdin, dolaştın…
Sıkıldın mı?
Hop dön kendi ülkenin keşmekeşine…
Evet, yılın bu ilk köşe yazısında defalarca yazılan, çizilen gündeme bilmem kaç kez konu olan…
Diğer yarımız haline gelen sosyal medyayı bir de ben anlatmak istedim…
***
Sosyal medya…
Küresel ölçekte yeni bir kamusal alan…
Kimi ülkelerde tartışma…
Kimi yerlerde fikir üretme, kimi coğrafyalarda ise örgütlenme ve değişim aracı.
Peki Türkiye’de?
Çoğu zaman bir dijital kahvehane!
Herkes konuşuyor, ama kimse dinlemiyor…
Parmaklarımızın ucunda kaos…
Dünya sosyal medyayı bir “araç” olarak kullanıyor.
Biz de ise bir “duygu boşaltma hattı” gibi görülüyor.
Aradaki fark oldukça ciddi…
Batı’da sosyal medya, bireyin dijital kimliğini inşa ettiği bir alan…
İnsanlar ne paylaştığını, neden paylaştığını ve geri dönüşlerini düşünüyor.
Her kimlikten bireyin kendine yer bulduğu bir mecra var.
Beyaz yakalıların hakim olduğu “Linkedin”…
Her kesimden kişinin platformu “X” yani eski adıyla “Twitter”…
Genellikle gençlerin buluşma alanı “Tik Tok”…
Kişilerin bir nevi dijital portföylerini sunduğu alanlar gibi…
***
Dünyada olaya nasıl bakılıyor derseniz:
Avrupa’da insanlar veri gizliliğini tartışıyor.
ABD’de algoritmaların toplumu nasıl yönlendirdiği konuşuluyor.
Gençler dijital ayak izlerinin gelecekteki kariyerlerini nasıl etkileyeceğini hesaplıyor.
Bizde mi?
Bizde durum biraz farklı…
“Bu paylaşım tutar mı?” sorusu, “Bu doğru mu?” sorusundan daha önemli…
Herkes her şeyin uzmanı…
Sabah deprem oluyor, öğlen herkes jeolog.
Akşam ekonomi konuşuluyor, herkes merkez bankası başkanı.
Gece bir dava gündeme geliyor, herkes anayasa profesörü.
Google’a gerek yok, sosyal medya var…
***
Türkiye’de sosyal medya çoğu zaman bilgi üretmiyor, duygu üretiyor.
Öfke, coşku, linç, alay, heyecan…
32 kısım tekmili birden…
Ne ararsanız var…
Ne mi yok? Empati yok, saygı yok, en önemlisi düşünce yok…
Çünkü tuşların arkasına saklanan aslında kendi gibi olmayan insanlar var…
Paylaşmadan önce doğrulamak ya da doğrulatmak mı?
Ne gerek var, zaten çok ‘beğeni’ almış!
***
Dünya ile aramızdaki dijital uçuruma gelince;
Onlar tartışıyor, biz kavga ediyoruz…
Dünya sorular soruyor, bizde bilir bilmez her şeyin cevabı hazır…
Dünya merak ediyor, sorguluyor. Biz anlamadan, dinlemeden yargılayıp, hüküm dağıtıyoruz…
Bizim için sosyal medya çoğu zaman bir “haklı çıkma alanı.”
Hayatımızın merkezinde…
Ama gerçekte kendi hayatımız nerede?
Bir zamanlar “anı yaşa” denirdi.
Ya şimdi “anı paylaş” deniliyor.
Yediğimiz yemeği yemeden önce fotoğraflıyoruz.
Gezdiğimiz yeri gezmeden önce hikâyeye koyuyoruz.
Sevindiğimizde paylaşmazsak sevinmiş sayılmıyoruz.
Üzülürken bile filtre arıyoruz.
Hayat artık yaşanmıyor, sergileniyor…
En tuhafı da;
Herkes mutlu gibi görünüyor ama kimse mutlu değil!
Algoritmaların yönettiği bir duygu dünyası…
***
Peki, sorun sosyal medya mı?
Hayır…
Sorun biziz.
Aynaya bakmayı unutan bir toplumuz…
Sosyal medya bize kim olduğumuzu gösteren bir ayna…
Ama biz artık aynaya bakmıyoruz.
Aynanın bize ne söyleyeceğini bekliyoruz.
Daha çok konuşuyor ama daha az anlaşıyoruz…
Daha çok paylaşıyoruz ama daha yalnızız…
Daha çok bağlıyız ama daha kopuğuz.
Belki de sorun sosyal medyada değil.
Belki de sorun;
Sustuğumuzda kendimizle baş başa kalmaktan korkmamızda…

YORUMLAR