Çöküş, insanların konuşmayı bıraktığında değil; sorgulamayı bıraktığında başlar.
Bir toplum bir sabah ansızın düşünmeyi bırakmaz. Hiç kimse uyanıp da “Bugünden sonra sorgulamayacağım.” demez. Zihinsel çöküş sessiz ilerler. Önce insanlar uzun cümlelerden sıkılmaya başlar. Sonra sorular rahatsız edici bulunur. Ardından düşünmek yorucu, hissetmek gereksiz, tartışmak ise tehlikeli görülmeye başlanır. Ve fark edilmeden, bir toplumun zihinsel kasları yavaş yavaş zayıflar. Çünkü düşünmek yalnızca bilgi sahibi olmak değildir.
Düşünmek; şüphe etmektir. Kendi fikrini yeniden gözden geçirebilmektir. Yanılabileceğini kabul edebilmektir. En önemlisi de hoşumuza gitmeyen gerçekle yüzleşebilmektir.
Bugün bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay. Fakat düşünmek belki de hiç bu kadar zor olmamıştı.
Çünkü bilgi arttı. Ama dikkat azaldı.
Sesler çoğaldı. Ama sessizlik kayboldu.
İnsanlar konuşuyor. Tartışıyor. Paylaşıyor. Yorum yapıyor. Fakat bütün bu gürültünün içinde gerçek düşünceye ayrılan zaman giderek azalıyor.
Modern insan sürekli bir şeyler öğreniyor. Ama daha az tefekkür ediyor. Daha çok tepki veriyor. Ama daha az muhakeme ediyor. Bilgi, hızla tüketilen bir ürüne dönüştüğünde; düşünce de hızın kurbanı oluyor.
Bir toplumun düşünmeyi bırakmasının ilk işareti cehalet değildir. Merakını kaybetmesidir.
Merak, zihnin nefesidir. Merak etmeyen insan soru sormaz. Soru sormayan insan araştırmaz. Araştırmayan insan ise başkalarının hazır cevaplarıyla yaşamaya başlar. İşte tam da bu noktada bağımsız düşünce yerini ezbere bırakır. Çünkü düşünmek emek ister. Hazır cevaplar ise konfor sağlar.
Ne yazık ki çağımız, konforu derinliğe tercih etmeye giderek daha fazla alışıyor. Artık birçok kişi bilgi edinmek için değil, kendi fikrini doğrulayacak içerikleri bulmak için araştırma yapıyor. Karşıt görüş, öğrenme fırsatı olmaktan çıkıyor. Tehdit olarak algılanıyor. Oysa düşünce, yalnızca benzer fikirlerin arasında gelişmez. En çok, kendisiyle çelişen fikirlerle karşılaştığında olgunlaşır.
Bir toplumun düşünmeyi bırakmasının ikinci işareti ise dilin fakirleşmesidir. Kelime hazinesi daraldıkça düşünce de daralır. Çünkü insan, ancak kelimeleri kadar düşünebilir. Bir duyguyu adlandıramayan onu anlamakta zorlanır. Bir kavramı ifade edemeyen onu tartışamaz. Bu yüzden güçlü toplumlar yalnızca teknoloji üretmez. Kavram üretir. Düşünce üretir. Yeni sorular üretir.
Üçüncü işaret ise eleştirinin düşmanlıkla karıştırılmasıdır. Eleştiri, bir toplumu zayıflatmaz. Tam tersine, onu kör noktalarıyla yüzleştirir. Fakat eleştiriyi ihanet olarak gören toplumlar zamanla aynalarını kırarlar. Ve aynası olmayan hiçbir insan yüzünü göremez. Aynası olmayan hiçbir toplum da kusurlarını göremez.
Düşünmenin en büyük düşmanı baskı kadar, sürekli oyalanmaktır da. Sürekli akan içerikler… Bitmeyen gündemler… Anlık öfkeler… Kesintisiz eğlence…
Bütün bunlar zihni meşgul eder. Ama beslemez. Tıpkı sürekli atıştıran bir insanın açlığını unutup sağlığını kaybetmesi gibi, sürekli bilgi tüketen zihin de anlam üretme becerisini kaybedebilir. Çünkü bilgi ile bilgelik aynı şey değildir. Bilgi dışarıdan gelir. Bilgelik içeride oluşur. Bilgi depolanır. Bilgelik sindirilir. Bilgi hız ister. Bilgelik zaman ister.
Bugün belki de en büyük kaybımız zaman değil. Düşünceye ayırdığımız zamandır.
Çocuklarımız her zamankinden daha fazla bilgiye ulaşıyor. Ama daha az hayal kuruyor. Daha az bekliyor. Daha az sıkılıyor. Oysa can sıkıntısı, zihnin boşluğu değil; yaratıcılığın başlangıcıdır.
Bir toplumun gerçek gücü, sahip olduğu teknolojiyle ölçülmez. Kendisine hangi soruları sorduğuyla ölçülür. Çünkü medeniyetleri ileri taşıyan cevaplar değildir. Yeni sorulardır.
Belki de bu yüzden tarihin en tehlikeli dönemleri, insanların sustuğu dönemler değildir. Herkesin aynı cümleleri tekrar ettiği dönemlerdir. Çünkü düşünce, tekrarın değil; farklılığın içinde büyür.
Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Çocuklarımıza bilgi mi bırakıyoruz? Yoksa düşünme cesareti mi?
Çünkü bilgi değişir. Teknoloji değişir. Dünya değişir. Fakat düşünmeyi bilen insan, değişen dünyanın içinde yeniden yolunu bulabilir.
Bir toplum düşünmeyi bıraktığında bunu hemen fark etmez. Şehirler yerinde durur. Okullar açıktır. Televizyonlar yayın yapar. İnternet çalışır. Hayat dışarıdan bakıldığında normal görünür. Asıl değişim görünmeyen yerde olur. İnsanlar cevapları ezberler, ama soruları unuturlar. Ve bir toplumun gerçek çöküşü de tam o anda başlar. Çünkü uygarlıkları ayakta tutan şey yalnızca ekonomi değildir. Yalnızca teknoloji değildir. Yalnızca askerî güç değildir.
Bir uygarlığı ayakta tutan en büyük güç, kendi doğrularını bile yeniden sorgulayabilecek kadar cesur zihinlerdir.
Bir toplum, düşünmeyi bıraktığında yalnızca fikirlerini değil; geleceğini de başkalarının ellerine bırakır.

YORUMLAR