Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog
Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog

Düşünce Durağı / Perdenin arkasında kim var?

Yıllar önce bir film izlemiştim: Promised Land — Türkçede Kayıp Umutlar adıyla biliniyor.

Aradan yıllar geçti. Filmin bütün sahnelerini hatırlamıyorum. Ama bir fikri zihnimde kaldı.

Hem de rahatsız edici biçimde. Çünkü bazı filmler bittiğinde unutulur. Bazılarıysa yıllar sonra dönüp size bir soru sorar:

Ya bize sunulan seçenekler gerçekten bizim seçeneklerimiz değilse?

Hikâye küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor. McKinley… Ekonomi kötü. Çiftçiler zor durumda. Gençlerin önemli bir kısmı geleceğini başka yerlerde arıyor. İnsanların ellerinde toprakları var ama o toprağın onlara sağladığı gelecek giderek küçülüyor.

Derken kasabaya iki kişi geliyor. Steve Butler ve Sue Thomason. Büyük bir enerji şirketi adına çalışıyorlar. Kasabanın altında doğal gaz var ve şirket bu gazı hidrolik çatlatma yöntemiyle çıkarmak istiyor. Bunun için halkın onayına ihtiyaçları var. Fakat Steve kapıları takım elbiseyle çalan soğuk bir şirket yöneticisi değil. Tam tersine.

Samimi. Mütevazı. Çiftçilerin dilini biliyor. Çünkü kendisi de kırsal bir geçmişten geliyor.

İnsanların karşısına “Sizden biriyim” duygusuyla çıkıyor. Zaten modern ikna yöntemlerinin en başarılı olanlarından biri de budur. İnsanlar kendilerine benzeyen insanlara daha kolay güvenir.

Sonra şirket teklifini yapıyor: Toprağınızın altındaki doğal gazı çıkaralım, siz de para kazanın. Düşünün… Borçlusunuz. Çiftliğiniz eskisi kadar kazandırmıyor. Çocuğunuzun geleceğini düşünüyorsunuz. Ve biri geliyor, yıllardır üzerinde yaşadığınız toprağın altında sizi bütün dertlerinizden kurtarabilecek bir servet olduğunu söylüyor. İnsan ne yapar?

İşte filmin güzel tarafı burada başlıyor. Çünkü mesele yalnızca çevre değildir. Mesele çaresizliktir.

İnsanların en kolay hangi durumda ikna edildiğini görmek istiyorsanız, sadece neye inandıklarına bakmayın. Neye ihtiyaç duyduklarına bakın.

Tam şirket işleri yoluna koymuşken kasabaya başka biri geliyor. Dustin Noble. Çevreci. Karizmatik. Etkileyici. Halkın anlayacağı dilden konuşuyor. Fotoğraflar gösteriyor. Ölen hayvanlardan, kirlenen topraktan, yok olan çiftliklerden söz ediyor. Ve bu kez kasabalıların başka bir duygusuna dokunuyor:

Korkuya.

Bir tarafta umut var: “Bu para sizi kurtaracak.”

Diğer tarafta korku: “Bu şirket toprağınızı mahvedecek.”

Kasaba ikiye ayrılıyor. Tanıdık geldi mi?

Bir taraf konuşuyor. Diğer taraf bağırıyor. Bir taraf ekonomik geleceği savunuyor. Diğer taraf doğayı.

Herkes kendi tarafının haklı olduğundan emin. İzleyici olarak biz de yavaş yavaş safımızı seçiyoruz.

Sonra film öyle bir şey yapıyor ki bütün hikâyeyi yeniden düşünmek zorunda kalıyoruz. Dustin Noble’ın maskesi düşüyor. Çevreci aktivist sandığımız adamın da Global adına çalıştığını öğreniyoruz.

Yani şirket yalnızca kendi tezini hazırlamamış. Kendi karşı tezini de hazırlamış. Bir tarafta şirketi savunan Steve. Diğer tarafta şirkete karşı çıkan Dustin. Görünüşte iki düşman. Ama iplerin ucu aynı yere çıkıyor. İşte film tam burada çevre meselesinin ötesine geçiyor. Ve insan zihniyle ilgili çok daha rahatsız edici bir soruya dönüşüyor:

Bir sistemi kontrol etmenin en etkili yolu, muhaliflerini susturmak mıdır; yoksa hangi muhalefetin görünür olacağını belirlemek mi?

Çünkü susturulan insan şüphelenir. Ama kendisine seçenek sunulan insan özgür olduğunu düşünür.

A mı? B mi? Seçebilirsiniz.

Ne güzel. Peki C nerede? Belki de hiç masaya getirilmedi.

Modern manipülasyonun en incelikli biçimi belki de insana ne düşüneceğini söylemek değildir. Düşünebileceği alanın sınırlarını çizmek olabilir. Bugün bunu yalnızca siyasette aramak da hata olur.

Reklamlarda var. Sosyal medyada var. Tüketim kültüründe var. Algoritmalarda var.

Önümüze sürekli seçenekler geliyor. İzle. Beğen. Öfkelen. Destekle. Karşı çık. Paylaş.

Biz de seçim yaptığımız için kararın bize ait olduğunu düşünüyoruz. Oysa asıl soruyu çok daha az soruyoruz: Bu seçenekleri önüme kim koydu? Daha da önemlisi: Neden başka seçenekler yok?

Promised Land bu yüzden yıllar sonra bile bana ilginç geliyor. Filmde beni en fazla düşündüren kişi Dustin değil. Steve.

Çünkü Steve de sistemin içindedir ama oyunun tamamını bilmez. Kendisini karar verenlerden biri sanır. Oysa bir noktada fark eder ki o da daha büyük bir planın içindeki oyunculardan biridir.

Belki modern insanın trajedisi biraz da burada yatıyor. Manipüle edilen kişi her zaman bilgisiz değildir.

Eğitimli olabilir. Başarılı olabilir. Hatta başkalarını ikna etmekte son derece yetenekli olabilir.

Ama oyunun yalnızca kendi önündeki bölümünü görüyorsa, zekâsı onu mutlaka özgür kılmaz.

Bazen sadece daha kullanışlı bir oyuncuya dönüştürür. Bu nedenle bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla taraf tutmak olmayabilir. Daha fazla şüphe etmek de değil. Çünkü her şeyden şüphe eden insan sonunda hiçbir gerçeğe inanamaz.

İhtiyacımız olan şey daha zor: Kanıt aramak. Kaynağı sorgulamak. Çıkar ilişkilerini görmek. Ve en önemlisi, kendi tarafımızdan gelen bilgiyi de karşı taraftan gelen bilgi kadar sorgulayabilmek.

Çünkü manipülasyon çoğu zaman sevmediğimiz insanların cümleleriyle gelmez.

Sevdiğimiz fikirlerin kılığına girer. Bizi kızdırır. Bizi korkutur. Bize umut verir. Sonra da seçimi bize bıraktığını söyler.

Belki Kayıp Umutların yıllar sonra hâlâ sorabileceği en iyi soru budur:

Karşımızdakinin kim olduğunu sorguluyoruz da, arkasında kimin durduğunu neden bu kadar az merak ediyoruz?

Çünkü bazen sahnede iki taraf kavga ederken… Perdenin arkasında ikisinin maaşını da aynı kişi ödüyor olabilir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

google-site-verification=pKYdm1P9QWf8S82xedMpcv7sapcdzwpHCvR_FPmt-LI