Bir ülkede eğitim denince çoğu insanın aklına umut gelir. Anne babalar çocuklarını okula gönderirken “Benim yaşadığım zorlukları o yaşamasın” diye düşünür. Çünkü eğitim uzun yıllardır toplumun gözünde yoksulluktan kurtulmanın, sınıf atlamanın ve daha iyi bir hayat kurmanın en önemli yolu olarak görülüyor. Ancak hayatın gerçeği her zaman bu kadar basit işlemiyor. Çünkü bazı durumlarda eğitim sistemi, insanları bulundukları yerden yukarı taşımak yerine, tam tersine mevcut eşitsizlikleri yeniden üretebiliyor.
Bugün birçok aile çocuklarının aynı sıralarda oturduğunu görüyor ama aslında herkes aynı şartlarda yarışmıyor. Bir öğrencinin başarısını sadece zekâsı ya da çalışkanlığı belirlemiyor. Evindeki ekonomik durum, anne babasının eğitim seviyesi, yaşadığı mahalle, ulaşabildiği imkânlar ve hatta odasında ders çalışacak sessiz bir alanının olup olmaması bile eğitim hayatını doğrudan etkiliyor.
Varlıklı ailelerin çocukları çoğu zaman yarışa birkaç adım önde başlıyor. Daha iyi okullara erişebiliyorlar, özel ders alabiliyorlar, yabancı dil kurslarına gidebiliyorlar, teknolojiye daha rahat ulaşabiliyorlar. Evlerinde internet, bilgisayar, kitap ve destekleyici bir ortam bulunuyor. Çocuk bir konuda eksik kaldığında ailesi hemen çözüm üretebiliyor. Ama dar gelirli ailelerin çocukları için durum çoğu zaman farklı oluyor.
Bazı öğrenciler kalabalık evlerde ders çalışmaya uğraşıyor. Kimi zaman okuldan çıkınca çalışmak zorunda kalıyor. Bazıları yeterli beslenemediği için derse odaklanamıyor. İnternet paketi yetmediği için araştırma yapamayan, bilgisayarı olmadığı için ödevini telefondan hazırlamaya çalışan binlerce öğrenci var. Böyle bir ortamda “Herkes eşit fırsata sahip” demek toplumun gerçeğini görmezden gelmek anlamına geliyor.
Özellikle büyük şehirlerle kırsal bölgeler arasındaki eğitim farkı da dikkat çekiyor. Bazı okullarda öğrenciler robotik kodlama öğrenirken başka bir bölgede öğrenciler hâlâ öğretmen eksikliğiyle mücadele ediyor. Bazı çocuklar modern laboratuvarlarda eğitim görürken bazıları kalabalık sınıflarda temel ihtiyaçlardan bile mahrum kalabiliyor. Aynı sınava giriyorlar ama aynı imkânlarla hazırlanmıyorlar.
Sınav sistemi de bu eşitsizliği büyütebiliyor. Çünkü merkezi sınavlar çoğu zaman öğrencinin sadece bilgisini değil, ailesinin ekonomik gücünü de dolaylı şekilde ölçüyor. Bugün yüksek puan alan öğrencilerin önemli kısmının özel kurs, etüt merkezi veya özel okul desteği aldığı görülüyor. Bu durum eğitimde fırsat eşitliği tartışmasını daha da büyütüyor.
Bir başka önemli mesele de çocukların psikolojisi. Yoksulluk içinde büyüyen çocuklar bazen daha küçük yaşta hayata karşı umutsuz hissedebiliyor. Sürekli ekonomik sıkıntı gören bir çocuk geleceğe dair büyük hedefler kurmakta zorlanabiliyor. Çünkü insan yalnızca ders kitabıyla değil, yaşadığı çevreyle de şekilleniyor. Eğer çocuk sürekli “Bizden bir şey olmaz” duygusuyla büyürse eğitim sistemi tek başına bu zinciri kırmakta yetersiz kalabiliyor.
Öte yandan eğitim sistemi içindeki ayrışmalar da dikkat çekiyor. Bir tarafta yabancı dil ağırlıklı, teknolojik imkânları güçlü, sosyal faaliyetleri bol okullar var. Diğer tarafta ise temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan okullar bulunuyor. Böyle olunca eğitim, toplumsal farkları azaltan bir yapı olmaktan çıkıp bazen bu farkları daha görünür hale getirebiliyor.
Üniversite aşamasında da tablo çok değişmiyor. Maddi durumu iyi olan öğrenciler barınma, ulaşım ve kaynak sorunlarını daha kolay çözerken dar gelirli öğrenciler geçim derdiyle mücadele ediyor. Kimisi okurken çalışmak zorunda kalıyor. Bu durum akademik başarıyı etkilediği gibi sosyal hayata katılımı da azaltıyor. Sonuçta aynı diplomaya sahip olsalar bile herkes aynı başlangıç çizgisine sahip olamıyor.
Aslında mesele sadece bireysel başarı meselesi değil. Bu durum uzun vadede toplumsal yapıyı da etkiliyor. Eğer eğitim sistemi sürekli olarak zengin ailelerin çocuklarını daha avantajlı hale getiriyor, yoksul ailelerin çocuklarını ise geride bırakıyorsa toplumsal hareketlilik azalıyor. İnsanlar “Ne yaparsam yapayım kaderim değişmez” düşüncesine kapılabiliyor. Bu da toplumda güven kaybına, öfkeye ve umutsuzluğa yol açabiliyor.
Oysa eğitim sisteminin asıl görevi tam tersidir. Eğitim, doğduğu aile ne olursa olsun her çocuğa yeni bir hayat kurma şansı vermelidir. Bir çocuğun kaderini belirleyen şey ailesinin cüzdanı değil, kendi emeği ve yeteneği olmalıdır. Bunun için de fırsat eşitliğini güçlendiren politikalar gerekiyor.
Devlet okullarının fiziksel şartlarının iyileştirilmesi, öğretmen kalitesinin her bölgede dengelenmesi, ücretsiz destek programlarının yaygınlaştırılması, yoksul öğrencilere teknolojik destek sağlanması ve okul öncesi eğitimin güçlendirilmesi büyük önem taşıyor. Çünkü eşitsizlik çoğu zaman daha çocuk küçük yaşlardayken başlıyor.
Ayrıca eğitim sadece sınav başarısına indirgenmemeli. Çocukların özgüvenini artıran, düşünme becerisini geliştiren ve sosyal hayata katılımını destekleyen bir anlayış da gerekiyor. Çünkü bazı çocuklar yalnızca maddi değil, psikolojik olarak da destek bekliyor.
Sonuç olarak eğitim sistemi toplumun aynasıdır. Eğer toplumda büyük ekonomik uçurumlar varsa bunun etkisi okullarda da görülür. Ancak doğru politikalarla eğitim, eşitsizliği büyüten değil azaltan bir güç haline gelebilir. İnsanların doğduğu aile değil, gösterdiği çaba sayesinde hayatını değiştirebildiği bir düzen kurulabilirse eğitim gerçekten umut kapısı olur. Aksi halde okul sıraları, toplumdaki mevcut farkların yeniden üretildiği yerler olmaya devam eder.

YORUMLAR