Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog
Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog

Düşünce Durağı / Zenginliğin suskunluğu, fakirliğin yorgunluğu

Bir toplumun sessizliği her zaman huzurun göstergesi değildir. Bazen bu sessizlik, farklı sınıfların farklı gerekçelerle aynı noktada buluşmasının sonucudur. Türkiye’de bugün yaşanan tablo tam olarak budur: Fakirlik yorar, zenginlik susturur. Ortaya çıkan şey ise kolektif ama parçalı bir suskunluktur.

Yoksulluk çoğu zaman yalnızca gelir eksikliği olarak ele alınır. Oysa sosyoloji ve psikoloji, yoksulluğun bireyin dünyayla kurduğu ilişkiyi kökten dönüştüren bir durum olduğunu gösterir. Sürekli ekonomik baskı altında yaşayan insan, zihinsel kaynaklarını hayatta kalmaya ayırır. Psikolojide “bilişsel daralma” olarak tanımlanan bu süreçte birey, uzun vadeli düşünemez; soyut kavramlara, ortak çıkarlara ya da geleceğe odaklanamaz.

Türkiye’de geniş kesimler için hayat artık tek bir soruya indirgenmiştir: “Bu ay nasıl geçecek?” Bu sorunun baskısı altında adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar soyut ve ertelenebilir hâle gelir. Bu durum, bireysel bir bilinç eksikliği değil; yoksulluğun insan zihni üzerinde yarattığı kaçınılmaz bir sonuçtur. Açlık, belirsizlik ve borç, düşünceyi bastırır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında ise uzun süreli yoksulluk, toplumsal bir alışkanlık üretir. Olağanüstü koşullar zamanla olağanlaşır. Hayat pahalılığı kalıcı bir fon gürültüsüne dönüşür. Beklentiler düşer, itiraz eşiği yükselir. İnsanlar önce “dayanırım” der, sonra “alıştım” demeye başlar. Bu, bireysel bir kabullenişten çok öğrenilmiş çaresizliktir.

Öğrenilmiş çaresizlik, bireyin çabalarının sonuç vermediğini defalarca deneyimlemesi sonrası artık denemeyi bırakmasıdır. Toplumsal ölçekte bu durum, “zaten değişmez” düşüncesiyle kendini gösterir. Seçimler, talepler, protestolar anlamsızlaşır. Umut, yerini yorgun bir kabullenişe bırakır.

Ancak bu düzen yalnızca yoksullar üzerinden işlemez. Üst ve orta sınıflar için farklı ama tamamlayıcı bir mekanizma devrededir: Çıkar temelli sessizlik. Evi, arsası, birikimi olanlar için istikrar, çoğu zaman adaletten önce gelir. Çünkü adalet talebi belirsizlik yaratır; belirsizlik ise değer kaybı riski demektir.

Psikolojik olarak sahip olunan şey arttıkça, onu kaybetme korkusu da artar. Zenginlik bu noktada bir güvenlik alanı olmaktan çıkar, bir savunma refleksi üretir. İnsanlar yaşanan adaletsizlikleri değil, piyasanın nasıl etkileneceğini konuşur. Hak ihlalleri değil, mülk değerleri gündem olur.

Sessizlik, ahlaki bir tercih değil; rasyonel bir korunma stratejisi hâline gelir.

Bu durum kimi zaman daha ileri bir noktaya taşınır. Krizler fırsata dönüşür. Evine, malına, toprağına biçilen değer yükseldikçe, yaşanan toplumsal sorunlar kişisel avantaja evrilir. Başkaları için yıkım olan şey, bazıları için kazançtır. Bu noktada “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” bir deyim olmaktan çıkar; gündelik hayatın temel davranış koduna dönüşür.

Böylece toplum iki farklı psikolojiyle aynı sessizlikte buluşur:

Alt sınıflar geçinmek zorunda oldukları için susar.

Üst sınıflar kaybetmemek için susar.

Bu sessizlik dışarıdan bakıldığında uyum gibi görünür. Oysa bu rıza değildir. Bu, korku ile yorgunluk arasında kurulmuş kırılgan bir dengedir. Yoksullar için bu denge hayatta kalmanın bedelidir; varlıklılar için ise konforun sigortasıdır.

Bu yapı kendini yeniden üretme konusunda son derece etkilidir. Eğitim giderek pahalılaşır, kültürel üretim daralır, kamusal alan zayıflar. Tartışma yerini dedikoduya, itiraz yerini iç çekmeye bırakır. Çocuklar hayal kurmayı değil, “tutunmayı” öğrenir. Toplum geleceği tartışmak yerine bugünü idare etmeye odaklanır.

Ancak burada kritik bir ayrım vardır: Sessizlik düzen demek değildir. Sessizlik çoğu zaman yalnızca adaletsizliğin rahatça çalıştığı bir alan yaratır. Sorular sorulmadığında sorunlar ortadan kalkmaz; yalnızca görünmez hâle gelir.

Türkiye’de bugün yaşanan şey tam olarak budur. Zenginliğin suskunluğu ile fakirliğin yorgunluğu birleştiğinde ortaya güçlü ama adaletsiz bir yapı çıkar. Gürültüsüzdür, evet. Ama sağlıklı değildir.

Ve tarih bize şunu gösterir:

“Adalet gecikebilir, ama suskunluk sonsuza kadar hüküm süremez.”

 

YORUMLAR

2 adet yorum var

  1. Sayın hocam o kadar güzel izah etmişsiniz ki midem nasıl doyacak tasası yüzünden ortada neler dönüyor ne haksızlıklar oluyor dönüp de bakıp düşünemiyoruz

  2. ​”Toplumsal sessizliğin huzur değil, bir birikim olduğunu hatırlatan bu kıymetli tespitleriniz için teşekkür ederim. Zenginliğin sükutu ile fakirliğin yorgunluğu arasındaki o ince çizgiyi bu kadar net bir şekilde ortaya koymanız gerçekten çok etkileyici. Adaletin sadece bir sonuç değil, bir ses çıkarma meselesi olduğunu vurgulayan bu güçlü bakış açınız zihnimizi tazeledi; kaleminize ve yüreğinize sağlık.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

google-site-verification=pKYdm1P9QWf8S82xedMpcv7sapcdzwpHCvR_FPmt-LI