Ne kadar şanslı bir ülkeyiz.
Yollarımız bozuk olabilir ama önemli değil; yeter ki yabancı liderler gelsin, bir gecede asfalt bulunur. Mahalleler yoksul olabilir ama o da mesele değil; yeter ki protokol güzergâhına denk gelsin, önüne şık bir pano çekilir. İnsanlar geçinemeyebilir ama merak etmeyin, açlık da belli açılardan bakıldığında fazla görünür bir şey değildir. Zaten biz gerçekleri çözmekle değil, onları düzgün bir açıdan gizlemekle meşgulüz.
Ankara’da NATO Zirvesi yapıldı. Dünya liderleri geldi. Kırmızı halılar serildi, yollar yenilendi, binalar boyandı, çevre düzenlendi, güvenlik önlemleri alındı. Devlet bütün heybetiyle sahneye çıktı. Ne var bunda? Elbette devlet misafir ağırlar. Elbette başkent hazırlanır. Elbette yollar kapanır, bariyerler kurulur, protokol geçer.
Ama insan yine de sormadan edemiyor: Bu ülkenin yolları yalnızca yabancı liderler gelince mi yapılır? Bu ülkenin fakir evleri yalnızca kameralar görünce mi rahatsız eder? Bu ülkenin yoksulluğu yalnızca dışarıdan bakılınca mı ayıp sayılır?
Çünkü bize öğretilen yeni devlet aklı şu galiba: Sorunu çözme, görüntüyü düzelt. Fakirliği bitirme, fakirin önüne paravan çek. Emekliyi doyurma, açlık sınırını tartıştırma. Çocuğun geleceğini güvenceye alma, ona bol bol hamaset anlat. Hayvanı yaşatma, sokağı “temizle.” Aydını dinleme, gerekirse içeri al. Sonra da bütün bunlara “güçlü Türkiye” de.
Ne güzel düzen!
Bir yanda ihtişamlı sarayın mermer sessizliği, diğer yanda pazarın son saatinde ezilmiş domates seçen emekli. Bir yanda protokol sofraları, diğer yanda ay sonunu getiremeyen milyonlar. Bir yanda güvenlik toplantıları, diğer yanda kendi evinde güvende hissetmeyen yurttaş. Bir yanda devletin gösterişli yüzü, diğer yanda halkın kırışmış, yorgun, mahcup yüzü. Ama üzülmeyelim. Çünkü bütün bunları destekleyen, hatta alkışlayan geniş bir kitlemiz var.
Onlara göre yol yapılmışsa mesele yoktur. Kimin için yapıldığı önemsizdir. Bina boyanmışsa sorun çözülmüştür. İçinde kimin yaşadığı, o evde tencerenin kaynayıp kaynamadığı ayrıntıdır. Yoksulluk saklanmışsa zaten yoksulluk yoktur. Emekli şikâyet ediyorsa nankördür. Aydın konuşuyorsa huzur bozuyordur. Hayvan hakları savunuluyorsa memleketin derdi bitmiş de sıra köpeğe gelmiştir.
Cehaletin en tehlikeli hâli bilgisizlik değildir; sorgulamamayı vatanseverlik sanmasıdır.
Bu ülkede artık düşünmek yerine taraf olmak daha kolay. Sormak yerine bağırmak daha makbul. Anlamak yerine linç etmek daha hızlı. Sosyal medyada herkes birbirinin boğazına sarılmış durumda. Biri “Kurtuluş Savaşı” diyor, öbürü “Neyden kurtulduk?” diye tartışma açıyor. Biri sokak hayvanlarının yaşam hakkını savunuyor, diğeri bütün canları potansiyel katil ilan ediyor. Biri yoksulluğu konuşmak istiyor, diğeri hemen başka bir suni gündemle ortalığı ateşe veriyor.
Ve biz her defasında aynı oyuna geliyoruz.
Birileri büyük meseleleri küçük kavgalara bölüyor. Halk da o küçük kavgaların içinde birbirini tüketiyor. Emekli aç mı? Beklesin. Genç umutsuz mu? Abartmasın. Hayvanlar toplandı, akıbetleri belirsiz mi? Susun, şimdi sırası değil. Aydınlar tutuklandı mı? Vardır bir bildikleri. Yoksul mahallelerin önü kapatıldı mı? Devletimizin itibarı için gerekmiştir.
İşte asıl başarı burada.
İnsanlara yoksulluğu unutturmak için zenginlik gerekmez; onlara kavga edecek bir gündem vermek yeterlidir. İnsanlara adaletsizliği göstermemek için adalet gerekmez; ekranları gürültüyle doldurmak yeterlidir. İnsanlara vicdanı hatırlatmamak için merhameti yok etmek gerekmez; merhametli insanları itibarsızlaştırmak yeterlidir.
Bugün bu ülkede sokak hayvanları yalnızca sokaktan toplanmıyor; toplumun vicdanından da toplanıyor. Yoksul evler yalnızca panolarla kapatılmıyor; halkın hafızasından da silinmek isteniyor. Aydınlar yalnızca cezaevine konmuyor; düşünmenin kendisi de tehlikeli bir faaliyet gibi gösteriliyor.
Sonra dönüp bize diyorlar ki: “Bakın, her şey ne kadar düzenli.” Evet, gerçekten çok düzenli.
Yoksulluk paravanın arkasında. Hayvanlar barınağın karanlığında. Aydınlar demir kapıların ardında.
Emekliler market raflarının önünde. Gençler yurtdışı hayallerinde. Halk sosyal medyada birbirinin boğazında. Saray ise bütün ihtişamıyla yerinde. Daha ne olsun?
Bir ülke düşünün; fakirliğinden değil, fakirliğinin görünmesinden utanıyor. Bir ülke düşünün; yaşatamadığı insanı, koruyamadığı hayvanı, dinlemediği aydını, susturduğu vicdanı “güvenlik” kelimesinin arkasına saklıyor. Bir ülke düşünün; gerçek gündemi geçim, adalet ve yaşam hakkı iken, halkını sahte tartışmalarla birbirine kırdırıyor. Ve bütün bunların ortasında hâlâ birileri çıkıp alkışlıyor.
Çünkü bazı insanlar için gerçek, ancak kendilerine dokunduğunda gerçektir. Emekli babası geçinemeyince ekonomi bozulur. Çocuğu iş bulamayınca liyakat sorunu başlar. Kendi mahallesinin önüne paravan çekilince yoksulluk görünür olur. Kendi köpeği kaybolunca sokak hayvanlarının akıbeti önem kazanır. Kendi fikri suç sayılınca özgürlük kıymete biner. O zamana kadar her şey “devletimizin bekası”dır.
Oysa bir devletin bekası, sarayın ihtişamıyla değil, halkın onuruyla ölçülür. Bir ülkenin itibarı, yabancı liderlere gösterilen güzergâhla değil, kendi vatandaşının yaşadığı sokakla anlaşılır. Bir toplumun medeniyeti, güçlüye nasıl davrandığıyla değil, yoksula, yaşlıya, çocuğa, hayvana ve fikrini söyleyen insana nasıl davrandığıyla belli olur.
Bugün paravanların arkasında yalnızca yoksul evler yok. Orada bizim gerçek yüzümüz var.
Ne acıdır ki, biz o yüzü düzeltmek yerine kapatmayı seçiyoruz.

YORUMLAR