Bazen en büyük yanılgı, herkesin aynı anda aynı şeye inanmasıdır.
İnsanlık tarihinin en büyük felaketleri çoğu zaman kötü insanların çok olmasından doğmadı. Asıl felaket, iyi insanların aynı yanlışa aynı anda inanmasıyla başladı. Çünkü insan, tek başınayken sandığı kadar bağımsız değildir.
Hepimiz düşüncelerimizin yalnızca aklımızın ürünü olduğuna inanmak isteriz. Oysa çoğu zaman içinde yaşadığımız çevre, ait olduğumuz grup ve tekrar tekrar maruz kaldığımız fikirler, düşüncelerimizi biz fark etmeden şekillendirir.
Belki de bu yüzden insanlık tarihi, aynı hatayı milyonlarca kişinin birlikte yaptığı dönemlerle doludur.
Bir zamanlar dünyanın düz olduğuna inanılıyordu, kölelik doğal kabul ediliyordu, kadınların oy kullanmasının toplum düzenini bozacağı söyleniyordu.
Bugün bu düşünceler bize şaşırtıcı geliyor. Ama unutmayalım; o günlerde bunlar yalnızca birkaç kişinin fikri değildi. Çoğunluğun kanaatiydi. Demek ki kalabalık olmak, haklı olmak anlamına gelmiyor.
Peki insan neden kalabalığın peşinden gider? Çünkü yalnız kalmak kolay değildir.
İnsan, tarih boyunca bir grubun parçası olarak hayatta kaldı. Dışlanmak yalnızca sosyal bir sorun değil, uzun süre varoluşsal bir tehdit anlamına geliyordu. Bu nedenle beynimiz kabul görmeyi ödüllendiriyor, dışlanmayı ise tehlike olarak algılıyor. Belki de bu yüzden birçok insan, yanlış olduğunu düşündüğü bir fikre itiraz etmek yerine sessiz kalmayı seçiyor.
Toplantılarda… Aile içinde… İş yerinde… Sosyal medyada…
Bazen insanlar gerçeği bilmedikleri için değil, gerçeği söylemenin bedelinden korktukları için susuyor. Ve ilginçtir; sessizlik de zamanla çoğunluk gibi görünmeye başlıyor.
Kalabalıkların bir başka özelliği daha var. Sorumluluğu dağıtmak.
Bir haksızlık yaşanırken herkes birbirine bakıyor. “Nasıl olsa biri müdahale eder.” “Nasıl olsa biri konuşur.” “Nasıl olsa biri tepki gösterir.” Sonunda kimse konuşmuyor. Vicdan, kalabalığın içinde buharlaşıyor. İşte toplumların en sessiz çöküşlerinden biri de burada başlıyor. Çünkü kötülük bazen yalnızca kötüler yüzünden büyümüyor. İyilerin suskunluğu sayesinde de büyüyor. Bugün ise kalabalıklar meydanlarda değil, ekranlarda toplanıyor.
Eskiden dedikodular sokaklarda dolaşırdı. Şimdi birkaç saniyede milyonlarca insana ulaşıyor.
Bir haberin doğru olup olmadığı çoğu zaman araştırılmıyor. Kaç kez paylaşıldığına bakılıyor.
Bir fikrin değeri, ne kadar düşündürdüğüyle değil; ne kadar görünür olduğu ile ölçülüyor.
Oysa görünür olmak ile doğru olmak aynı şey değildir. Dijital dünyanın en büyük yanılgılarından biri de budur. Algoritmalar hakikati ödüllendirmez. İlgiyi ödüllendirir. En doğru olanı değil, en çok dikkat çekeni öne çıkarır. İnsan zihni ise tekrar edilen şeyi zamanla doğruymuş gibi algılamaya eğilimlidir.
Belki de bu yüzden çağımızda yanlış bilgiler hiç olmadığı kadar hızlı yayılıyor. Çünkü hız arttıkça muhakeme azalıyor. Düşünmek zaman ister. Şüphe etmek sabır ister. Hakikati aramak ise çoğu zaman kalabalığın alkışından vazgeçmeyi gerektirir.
Bağımsız düşünmek kolay değildir. Bazen yalnız bırakır. Bazen eleştirilirsiniz. Bazen yanlış anlaşılır, hatta dışlanırsınız. Ama tarih bize şunu gösteriyor: İnsanlığı ileri taşıyanlar, her zaman kalabalığın önünde yürüyenler olmadı. Çoğu zaman kalabalığın yanlış yaptığını söyleme cesaretini gösterebilenler oldu. Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Ben gerçekten düşündüğüm için mi bu fikre inanıyorum? Yoksa etrafımdaki herkes aynı şeyi söylediği için mi?
Çünkü hakikat, çoğu zaman en yüksek sesle konuşanın yanında durmaz. Hakikat, kendisine itiraz edilmesine rağmen ayakta kalabilen düşüncenin yanındadır. Ve;
Özgür düşüncenin ilk şartı, kalabalığın sesini duyabilmek ama kendi vicdanının sesini kaybetmemektir.

YORUMLAR