Bir zamanlar insan aynaya bakarak kendini görmeye çalışıyordu. Bugün ise ekranlara bakarak kendini var etmeye çalışıyor.
Tarih boyunca insanlar görülmek, kabul edilmek ve değer görmek istedi. Bu ihtiyaç yeni değil. Yeni olan, bu ihtiyacın artık milyarlarca insanın gözleri önünde, kesintisiz bir şekilde yaşanabilmesidir.
Sosyal medya yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda modern insanın kendisini sergilediği, onay aradığı ve kimliğini yeniden inşa ettiği devasa bir sahnedir. Bu sahnenin en dikkat çekici sonuçlarından biri ise dijital narsisizmdir.
Narsisizm çoğu zaman kendini beğenmişlik olarak tanımlansa da psikolojik açıdan bundan daha karmaşık bir yapıdır. Merkezinde yalnızca kendini sevmek değil, sürekli olarak dışarıdan değer görmek ihtiyacı bulunur. Gerçek özgüven sessizdir; kendisini sürekli kanıtlamak zorunda değildir. Narsistik yapı ise çoğu zaman kırılgan bir benlik algısını dışarıdan gelen hayranlıkla beslemeye çalışır.
Bu nedenle narsisizmin temel sorusu “Ben kimim?” değil, “Başkalarının gözünde nasıl görünüyorum?” dur.
Dijital dünya işte tam bu noktada benzersiz bir fırsat sunmuştur.
Geçmişte insanın sosyal çevresi sınırlıydı. Bugün ise birkaç saniyede yüzlerce, hatta milyonlarca kişiye ulaşmak mümkün. Bu durum yalnızca iletişim biçimimizi değil, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de değiştirdi.
Artık insanlar yaşadıkları anları deneyimlemekten çok paylaşılabilir hale getirmeye başladı. Bir tatil bazen dinlenmek için değil, paylaşmak için planlanıyor. Bir yemek tatmak için değil, fotoğraflamak için hazırlanıyor. Bir başarı yaşamak için değil, sergilemek için anlatılıyor. Böylece hayatın kendisi yavaş yavaş bir vitrine dönüşüyor.
Dijital narsisizmin en önemli etkilerinden biri görünürlük ile değeri eşitlemesidir. Sosyal medya algoritmaları sürekli aynı mesajı verir: Görünen önemlidir. Dikkat çeken değerlidir. Etkileşim alan başarılıdır.
Bu nedenle birçok insan zamanla şu yanılsamaya kapılabilir: “Yeterince görünmüyorsam, yeterince değerli değilim.”
Oysa görünür olmak ile değerli olmak aynı şey değildir. Bir öğretmenin, bir annenin, bir gönüllünün ya da bir bilim insanının değeri çoğu zaman ekranlarda görünmez. Fakat görünmez olması, değersiz olduğu anlamına gelmez.
Sosyal medya platformları insan psikolojisinin temel mekanizmalarını çok iyi kullanır. Beğeniler, yorumlar ve takipçi sayıları yalnızca teknik veriler değil, aynı zamanda psikolojik ödüllerdir. İnsan beyni sosyal kabul gördüğünde haz duyar. Bu nedenle dışarıdan gelen onay, birçok kişi için fark edilmeden günlük yaşamın merkezine yerleşebilir.
Ancak sorun şudur: Dışarıdan gelen onay hiçbir zaman kalıcı değildir. Doyurulması gereken bir açlık gibi sürekli geri döner.
Dijital çağın bir başka özelliği de insanların giderek kendilerini bir marka gibi sunmaya başlamasıdır. Artık yalnızca şirketler değil, bireyler de pazarlanmaktadır. İnsanlar düşüncelerini, ilişkilerini, yaşam tarzlarını ve hatta duygularını bile görünürlük ekonomisinin parçası haline getirebilmektedir.
Bu durum zamanla şu soruyu doğurur: “Ben gerçekten kendim miyim, yoksa sunduğum karakter mi oldum?” Çünkü sürekli sergilenen kimlik ile gerçek benlik arasında bir ayrışma oluşabilir.
Dijital narsisizm yalnızca bireysel değil, toplumsal bir meseledir. Empati azalabilir, dinleme becerisi zayıflayabilir, gösteriş derinliğin önüne geçebilir ve imaj karakterden daha değerli hale gelebilir.
Dijital dünyanın kendisi sorun değildir. Sorun, ekranların aynaların yerini almasıdır.
İnsan kendisini yalnızca başkalarının gözlerinde görmeye başladığında kendi iç sesini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.
Belki de modern insanın kendine sorması gereken en önemli soru şudur:
Ben gerçekten görülmek mi istiyorum, yoksa anlaşılmak mı? Çünkü görülmek kalabalıkların işidir. Anlaşılmak ise insan olmanın.

YORUMLAR