Artık bu çağın en derin yoksulluğu ekmek değil, omurgadır. Çünkü aç kalan insan zayıflar, ama karakterini kaybeden insan tehlikeli olur.
Toplumun en ağır yükü yoksulluk değildir. Cehalet de değildir. Hatta adaletsizlik bile değildir. Çünkü bunların hepsi eninde sonunda kendini ele verir. Yoksulluk saklanamaz; bir insanın gözündeki yorgunluk, cebindeki sessizlikten anlaşılır. Cehalet gizlenemez; kelimeler bir süre taşınır, ama anlam taşınamayınca gerçek ortaya çıkar. Adaletsizlik ise er ya da geç bir çığlığa dönüşür. Ama bir şey vardır ki sessizdir, ustadır, sabırlıdır. Kendini erdem gibi gösterir, güven gibi davranır, dost gibi yaklaşır. İşte o, iki yüzlülüktür.
İki yüzlülük, bir insanın yüzünde taşıdığı maske ile kalbinde taşıdığı niyet arasındaki uçurumdur.
Kalabalıkta sana sadakatten bahsedip, yalnız kaldığında çıkarını hesaplamaktır.
Sana “yanındayım” derken aslında sadece senin bulunduğun yerde durmaktır.
Sokrates, insanın kendine söylediği yalanların, başkalarına söylediklerinden daha tehlikeli olduğunu ima eder. Çünkü insan önce kendini kandırır, sonra herkesi. Bugün en çok gördüğümüz şey budur: İnsanlar dürüst olduklarına inanıyor, ama ilk fırsatta doğruları terk ediyor. Vicdan artık bir pusula değil, şartlara göre açılıp kapanan bir kapı gibi kullanılıyor.
Gündelik hayat bunun sessiz kanıtlarıyla doludur. İş yerinde aynı masada çay içtiğin insan, yüzüne bakıp seni överken, yokluğunda senin yerini hesaplar. Bir ortamda omzuna dokunanlar, başka bir ortamda omzundan destek değil, güç devşirir. Çünkü artık insanlar seninle yürümek istemiyor; senin nereye yürüdüğünü bilip, oraya senden önce varmak istiyor.
Nietzsche, “Maskesi olan insan, sonunda yüzünü unutur” der. Bugün çoğu insan tam olarak bunu yaşıyor. Öyle çok rol yapılıyor, öyle çok görüntü korunuyor ki, geriye gerçek bir karakter kalmıyor. İnsanlar artık doğru olmaya çalışmıyor, doğru görünmeye çalışıyor. Çünkü bu çağda görünüş, hakikatin önüne geçmiş durumda.
Selamlar bile artık saf değil. Güce göre veriliyor, menfaate göre değişiyor. Güçlüyken etrafın kalabalık, düştüğünde etrafın sessiz oluyor. Dün seninle aynı cümleleri kuranlar, bugün o cümleleri hiç kurmamış gibi davranıyor. Çünkü çoğu insan gerçeğe sadık değildir; kazanca sadıktır.
Mevlânâ asırlar önce “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” dediğinde, insanın en büyük sınavını tarif ediyordu. Bugün ise insanlar ne olduğu gibi görünüyor, ne göründüğü gibi oluyor. İnsanlar artık iki hayat yaşıyor: Biri gösterdikleri, diğeri sakladıkları. Ve çoğu zaman saklanan, gösterilenden çok daha karanlık oluyor.
Platon’un mağarasındaki insanlar gölgeleri gerçek sanıyordu. Bugün ise insanlar gölge olmayı tercih ediyor. Çünkü gölge olmak sorumluluk gerektirmez. Net olmak cesaret ister. Duruş ister. Bedel ister. Ve herkes bedel ödemeye hazır değildir.
En tehlikelisi de budur zaten. Açıkça karşında duran değil, yanında duruyormuş gibi yapandır. Çünkü düşman sana uzaktan zarar verir, ama iki yüzlü olan sana dokunarak. Sana bakarak. Sana gülümseyerek…
Ve insan en sonunda şunu öğrenir:
En büyük ihanet, en yakından gelir.
En büyük yıkım, en güvendiğin yerden başlar.
Belki de bu yüzden artık insanlar daha sessiz. Daha mesafeli. Daha temkinli. Çünkü herkes bir şekilde anladı: Bu çağda en büyük yoksulluk parasızlık değildir.
Bu çağın asıl derin yoksulluğu, karakterini kaybetmiş insanlardır!
Çünkü cebindeki eksik doldurulabilir.
Ama karakterindeki boşluk, bir insanı içten içe çürüten en sessiz yıkımdır.

YORUMLAR