Bugün bayram. En azından takvimler öyle söylüyor. Mesajlar geliyor, ezberlenmiş cümleler ekranlarımızda sıraya diziliyor: “Hayırlı bayramlar… Sağlık, huzur, mutluluk…” Kelimeler yerli yerinde, temenniler kusursuz. Sanki dünyada hiçbir şey eksik değilmiş gibi. Sanki doğru cümleleri kurunca gerçeklik de hizaya girecekmiş gibi.
Ama insanın içi aynı düzeni takip etmiyor. İçimizde bir eksik var. Belki adı tam konamayan bir ağırlık, belki bastırılmaya çalışılan bir huzursuzluk. Çünkü aynı anda hem bolluk hem yokluk, hem kahkaha hem çığlık var İslam coğrafyasında. Bir yerde çocuklar bayram şekeri toplarken, başka bir yerde aynı yaşta çocuklar enkaz altında aranıyor. Bu iki görüntüyü tek bir kelimeyle özetliyoruz: “Bayram.”
Belki de asıl ustalığımız burada başlıyor: Aynı anda hem görmek hem görmemek. Hem bilmek hem unutmuş gibi yapmak. Modern insanın en gelişmiş refleksi bu olabilir. Rahatsız edici gerçekleri uygun zamanlara ertelemek. Ve bayram, bu ertelemenin en zarif bahanesi. Çünkü bugün üzülmek yakışık almaz; bugün sorgulamak biraz fazla kaçar; bugün gerçeklik, bir günlüğüne askıya alınabilir.
İroni burada derinleşiyor. Bayram, teoride paylaşmanın, affetmenin, dayanışmanın zirvesi. Ama pratikte, en çok bölünmüşlüğü hissettiğimiz günlerden biri hâline geliyor. Herkes aynı dilekleri paylaşıyor ama aynı gerçekliği yaşamıyor. Birileri “barış” diyor, ama o kelime bazı yerlerde artık sadece bir hatıra gibi yankılanıyor. Sanki eski bir kelime… Anlamı korunmuş ama karşılığı kaybolmuş.
Daha tuhaf olan şu: Bu çelişkiyi fark ettiğimiz hâlde ritüeli sürdürmeye devam ediyoruz. Belki alışkanlık, belki inkâr, belki de daha derin bir refleks: Normalmiş gibi davranmak. Çünkü aksi, yüzleşmeyi gerektirir. Yüzleşmek ise konforu bozar. Ve insan, konforunu bozacak gerçeklerden ustalıkla kaçabilir.
Dayanışma artık çoğu zaman bir mesaj uzunluğunda. Empati, bir cümlenin içinde başlayıp yine aynı cümlede bitiyor. “Mutlu bayramlar” demek kolay; zor olan, o mutluluğun kimler için geçerli olmadığını gerçekten kabul etmek. Zor olan, bir başkasının acısını kendi düzenimizin içine dahil etmek. Zor olan, görüp de görmezden gelmemeyi seçmek.
Peki bu durumda bayramı kutlamak bir çelişki mi, yoksa bir direnç biçimi mi?
Belki de cevap, bayramı nasıl yaşadığımızda gizli. Eğer bayram, sadece iyi dileklerin otomatik tekrarına dönüşmüşse, bu bir tür kolektif teselliden ibaret. Ama eğer bayram, durup düşünmek, rahatsızlığı bastırmak yerine onu anlamaya çalışmak ve en azından kayıtsız kalmamayı seçmekse; o zaman hâlâ bir anlamı olabilir.
Yine de kendimizi kandırmayalım. Belki bu yıl bayramın en dürüst hâli, coşkulu kutlamalar değil; içten bir huzursuzluktur. Çünkü huzursuzluk, hâlâ bir şeylerin yanlış olduğunu fark ettiğimiz anlamına gelir. Ve belki de bu farkındalık, bayramın unuttuğumuz en gerçek parçasıdır.
Belki bayram, sandığımız gibi bir sonuç değil; bir ölçüttür. Bize ne kadar eksik olduğumuzu gösteren bir ayna. Ama biz aynaya bakmak yerine, çerçevesini süslemeyi tercih ediyor olabilir miyiz?
Bugün gerçekten bayram mı, yoksa sadece bayrammış gibi yapmayı kolektif bir başarıya dönüştürdüğümüz bir gün mü? Ve daha önemlisi: Biz gerçekten bayramı mı kutluyoruz, yoksa vicdanımızı bir günlüğüne susturmayı mı?

YORUMLAR