Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog
Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog

Barışın bedelini kim ödeyecek?

Barış… Ne güzel kelime.

Kim karşı çıkabilir?

Anneler ağlamasın. Çocuklar babasız kalmasın. Gençler ölmesin. Silahlar sussun. İnsanlar konuşsun.

Buraya kadar hepimiz aynı cümlenin içindeyiz. Ama sonra zor bir soru geliyor:

Peki barışın bedelini kim ödeyecek?

Çünkü barışın bedelini, yıllardır zaten en ağır bedeli ödemiş insanlardan bir kez daha istemeye başladığınız anda mesele değişir.

Türkiye yıllarca terörle yaşadı. Biz bunu şimdi rakamlarla hatırlıyoruz. Şu kadar şehit. Şu kadar gazi. Şu kadar saldırı.

Oysa rakamların evleri vardır. Anneleri vardır. Çocukları vardır. Yarım kalmış sofraları vardır. Bir daha hiç açılmamış odaları vardır.

Bir öğretmen düşünün. Görev yaptığı köye çocuklara okuma yazma öğretmek için gitmiş.

Bir asker düşünün. Yirmili yaşlarında.

Bir baba düşünün. Sabah evinden çıkmış, akşam dönememiş.

Bir gazi düşünün. Hayatta kalmış ama hayatının geri kalanını bedeninde ve zihninde taşıdığı izlerle geçirmek zorunda kalmış.

Şimdi bütün bu insanların ailelerine dönüp yeni bir dönemden söz ediyoruz. Toplumsal barıştan… Kardeşlikten… Yeni bir başlangıçtan…

Bunların hepsi kıymetli hedefler. Ama kelimelerin güzel olması, soruları ortadan kaldırmıyor.

Çünkü bazı terör suçlarından hüküm giymiş kişiler açısından cezaların infazına ilişkin yeni imkânların tartışıldığı bir düzenleme yapıldığında, toplumun bir bölümünün şu soruyu sorması son derece doğaldır: Adalet nerede başlayacak, merhamet nerede bitecek?

Burada hemen iki cephe kuruluyor.

Birileri itiraz edenlere: “Barış istemiyor musunuz?” diye soruyor.

Diğerleri destekleyenlere: “Şehitleri unuttunuz mu?” diyor.

Oysa iki soru da bizi yanlış yere götürüyor. Çünkü insan hem barış isteyebilir hem adalet.

Hem başka askerlerin ölmemesini isteyebilir hem geçmişte asker öldürenlerin, saldırıları planlayanların ya da ağır terör eylemlerine karışanların cezalarının ne olacağını sorgulayabilir.

Bunlar birbirinin zıddı değildir. Tam tersine sağlıklı bir toplumun aynı anda taşıması gereken iki değerdir. Barış ve adalet.

Asıl tehlike bunlardan birini diğerinin bedeli hâline getirdiğimizde başlar. Bir de işin başka bir tarafı var.

Biz şehit ailelerini çok severiz. Törenlerde. Konuşmalarda. Özel günlerde. “Şehitlerimizin emaneti” deriz. Gazilerimize minnetimizi anlatırız. Bayrakların önünde fotoğraflar çektiririz.

Peki büyük kararlar alınırken? İşte asıl vefa orada sınanır.

Bir şehit annesinin kaygısı, yalnızca tören günü dinleniyorsa o annenin hatırasına gerçekten sahip çıkmış olur muyuz?

Bir gazinin itirazı, siyasi atmosfer değiştiği anda rahatsız edici bir sese dönüşüyorsa yıllardır söylediğimiz “minnet” kelimesinin içi ne kadar doludur?

Mesele onların her dediğinin yapılması da değildir. Demokratik devletler yalnızca acıyla yönetilemez.

Ama acıyı yok sayarak da yönetilemez. Çünkü devletin hafızası ile insanın hafızası aynı değildir.

Devlet yeni bir politika belirleyebilir. Yeni bir kavram kullanabilir. Yeni bir sayfa açabilir. Fakat evladını kaybetmiş anne için takvim öyle çalışmaz. Onun evinde zaman bazen hâlâ o günün sabahıdır.

İşte siyaset tam da bunu anlamak zorundadır.

Toplumsal barış sadece faili topluma nasıl kazandıracağımızı konuşmak değildir. Mağduru o toplumun içinde nasıl tutacağımızı da konuşmaktır. Hatta belki önce onu konuşmaktır. Çünkü fail için yeni bir başlangıç düşünürken mağdur kendisini unutulmuş hissediyorsa, bir yarayı kapatmaya çalışırken başka bir yara açıyoruz demektir.

Üstelik burada konu yalnızca şehit aileleri ve gaziler de değildir. Toplumların ortak bir adalet duygusu vardır. İnsanlar mahkeme dosyalarını bilmeyebilir. Kanun maddelerini ezbere bilmeyebilir.

“İnfazın ertelenmesi”, “koşullu salıverme”, “cezanın infaz edilmiş sayılması” gibi hukuk terimlerinin arasındaki farkı da bilmeyebilir. Ama çok basit bir şeyi bilir: Ağır bir suçun ağır bir karşılığı olması gerektiğini.

Devlet bu denklemde değişiklik yapacaksa topluma bunu açıkça anlatmak zorundadır.

Kim yararlanacak? Kim yararlanamayacak? Hangi suçlar kapsamda? Hangi suçlar kapsam dışında?

Bir saldırıyı gerçekleştirenle planlayan arasında nasıl bir ayrım yapılacak?

Emri verenin durumu ne olacak? Yardım edenin durumu ne olacak? Ve belki en önemlisi:

Bu kararların mağdurlara anlatılmasının bir yolu olacak mı?

Bunlar sorulduğunda insanları hemen bir siyasi kimliğin içine yerleştirmek kolaycılıktır.

Çünkü adalet duygusu parti rozeti taşımaz.

Bir başka tehlike daha var.

Toplumun önüne sürekli şu seçenek konulursa: Ya barış ya adalet… bir süre sonra insanlar barış kelimesinden bile kuşkulanmaya başlar.

Oysa yapılması gereken insanlara şunu gösterebilmektir:

Barış, adaletin alternatifi değildir.

Kardeşlik, hafızasızlık değildir.

Bağışlamak, unutmak değildir.

Yeni bir başlangıç yapmak, geçmişi yok saymak değildir.

Ve hiçbir toplumsal uzlaşma, mağdura susma görevi yükleyerek kurulamaz.

 

Belki gerçekten yeni bir döneme ihtiyacımız var.

Belki gerçekten bu ülkenin çocuklarının artık ölmediği bir gelecek mümkün. Bunu kim istemez?

Ama o geleceğe yürürken yolun kenarında bırakmamamız gereken insanlar var. Şehit anneleri.

Şehit babaları. Eşler. Çocuklar. Gaziler. Terör saldırılarında yakınlarını kaybeden siviller. Ve hâlâ bir sorunun cevabını bekleyen milyonlarca insan:

“Yaşananların hesabı ne oldu?”

Barış masası kurulabilir. Kanunlar değişebilir. Siyasi dönemler başlayıp bitebilir. Fakat toplumların vicdanında bazı dosyalar Meclis’te el kaldırmakla kapanmaz. Onları kapatmanın yolu unutmak değil, yüzleşmektir. Adaleti korumaktır. Mağduru dinlemektir. Ve yeni bir gelecek kurulacaksa o geleceğin kapısından önce acı çekmiş insanları geçirebilmektir. Çünkü barış gerçekten gelecekse hepimize gelmeli. Fail için umut olurken mağdur için ikinci bir cezaya dönüşmemeli. Ve belki bugün sormamız gereken en basit ama en zor soru budur:

Barışın bedeli olacaksa, neden bu bedeli yine daha önce bedel ödeyenler ödüyor?

YORUMLAR

Bir adet yorum var

  1. Bu çerçeve yasa hazırlanırken ,orada görev yapan mehmeciklerin ( erinden bölge komutanı’na kadar) fikirleri alınmalıydı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

google-site-verification=pKYdm1P9QWf8S82xedMpcv7sapcdzwpHCvR_FPmt-LI